Yıl 1981, İstanbul Tıp Fakültesine yeni girmiştim. Farklı bir ortam, farklı bir şehir beni çok uyarıyordu. Zaten etrafımdaki olup biteni sürekli anlamaya çalışan ben, artık yorulacak kadar düşünen gözlerle etrafıma bakıyordum.

İlk 2 yıl Atatürk Öğrenci Sitesinde kalıyordum. Yurt ortamına alışmıştım ama çok da seviyor değildim. Bazen okul çıkışı yalnız ya da bir arkadaşımla yürüyerek yurda giderdim.

Yurt güzergahında başka bir öğrenci yurdu vardı. Kimsesiz erkek öğrencilerin kaldığı bir devlet yurdu idi. Dışarıdan o kadar bakımsız görünüyordu ki, benim yurduma şükretmekten başka çare kalmazdı. Orada kalan kimsesiz, suça meyilli öğrencileri hayal ettikçe çok üzülürdüm. Gazetede bu tarz yurtlarda kalan aileleri tarafından terk edilen, kötü alışkanlıklara ve suça meyilli kişileri düşünmek içimi oyuyordu.

Bu yurtlarda bu kadar bakımsız şartlarda, aile sevgisi görmeyen bir çocuk suça meyletmez miydi? Zaten hayat onu cezalandırmamış mıydı? Kim suç işleyip kötü durumlara düşmek isterdi? Suç işlediğinde cezasını bulacaktı, peki bu ona hayatında ikinci ceza olmaz mıydı?

İlk 2 yıl yurtta kaldım, sonra arkadaşlarımla eve çıktım. Ev daha rahat olmuştu. Başarım birden katlamıştı. Üniversitede ilk temel eğitimde genetik beni çok etkilemişti. Matematik başarısı ile tıbba girmiş, ezberde zorlanan bir kişi olarak biyofizik ve genetik tıbba alışmam için bana köprü olmuştu. İnsanların özellikleri, farklılıkları genetik ve çevre faktörleri ile belirlenirdi. Genetik o kadar etken faktördü ki, kromozom anomalileri sonucu suça meyil oluşabiliyordu.

Yıl 1983 yazı, 3. sınıfa geçmiştim. Yaz tatilinde tıptan arkadaşlarla Trabzon’da buluşur vakit geçirirdik. Daha samimi olduklarım, beni daha anlayabilecekler, benim gibi düşünmeyi çok sevenler vardı içlerinde. Böyle bir arkadaşım ile sohbet ederken, düşündüğüm konuyu paylaştım.

Ben “Bir insanın suçu olamayacağını, çünkü özgür iradenin olamayacağını düşünüyorum” dedim. Birden “Nasıl yani!” dedi. “Eyvah!” diye içimden geçirdikten sonra, bir örnek verdim. Kimsesiz, terk edilmiş bir çocuk, zor koşulların yıprattığı ortamda büyüyünce suça meyletmez miydi?

Bu çocuk genellikle ilgisiz, sorumsuz, belki suç işlemiş bir ailenin çocuğu olma şansı da yüksek olabilirdi? Yani çocuk hem genetik, hem de çevresel faktör olarak suça itilmiş olabilecekti. Bu kişiyi suçundan dolayı suçlamak mı, yoksa eğitmek miydi? Hangisi doğru idi? Der demez, “ Bak arkadaş, onu bunu bilmem, suçu işleyen cezasını çeker!”, “yanlış düşünüyorsun!”, “sen git dinlen ve de bunu sakın başka yerlerde söyleme!” dedi.

Özgür irade

Sustum, artık hiç konuşmadım. O yıllar ders kitapları dışında çok okuyan biri değildim. Zaten dersler o kadar yoğundu ki, tıp dışında başka konulara vakit kalmıyor desem doğru sayılırdı. Ta ki profesör olduğum 2004 yılına kadar sürdü. Akademik yolda çok çalışkan sayılırdım, arta kalan vakitlerimde okuduğum tıp dışı kitap ve konular cılız sayılırdı.

Profesör olduktan sonra insan birden boşluğa düşüyordu. O kadar makaleler, ameliyatlar, ilginç hastalardan sonra, yeni bir aşama kalmayınca kendini biraz daha boş hissediyordu. Ben de hayatın anlamını tekrar düşünmeye başladım. Düşüncede yoğunlaşmam, bilimsel olarak kaynak arayışını artırdı. Felsefeye ilgim arttı. Bir dönem tasavvuf ile de ilgilendim. İlgili yayınlar, kitaplar, videolar ve seminerler takip ediyordum.

Konu konuyu açıyordu. Bir semineri ile Steven Pinker’ı tanıdım. Özgür iradenin yanılsama olduğunu savunuyordu. Bir panelde de katılımcılardan bir nörofizyolog, daha önce Benjamin Libet adlı nörofizyolog tarafından bunun deneysel ispatlandığını ve elektrofizyolojik deneyini açıklıyordu. Çok heyecan vericiydi.

Benjamin Libet, 1983 de yaptığı deneyinin tesadüfen bir sonucu çok şaşırtıcıydı. Bu deneyde, deneklerden basitçe, parmağını kendi istediği anda oynatması istendi. Bu esnada deneğin eline EMG cihazı bağlı olup, kas hareketlerini elektriksel düzeyde ölçüyordu. Deneğin parmağını oynatma eylemi iki aşamalı idi.

Parmağı oynatmaya karar vermek ile parmağı oynatmak. Karar verme anı için saat kadranına benzer bir alet kullanılıyordu. Deneğin karar verdiği an, saat kadranında tespit ediliyordu. EMG cihazı da parmağın hareket anını tespit ediyordu.

Aynı zamanda deneğin başında bir EEG cihazı bulunuyordu. Bununla da deneğin aldığı karar anının tespit edilmesi beyinde oluşan dalgalardan anlaşılacaktı.

Deney gerçekleştirilip, veriler kaydedildi. Deneğin parmağını kaldırmaya karar verdiği an ile parmağını kaldırdığı an arasında 200 milisaniye süre vardı. Bu beklenen bir sonuçtu. Fakat sonrası çok şaşırtıcı idi. Deneğin parmağını kaldırmaya karar verdiği andan yaklaşık 350 milisaniye öncesinde EEG ile beyinde elektriksel aktivite tespit edilmişti.

Yani, deneğin parmağını kaldıracağına kendisi karar vermeden 350 milisaniye önce bilinmeyen bir mekanizma tarafından karar verilmişti.

Deney 1983 yılından günümüze kadar, değişik yerlerde defalarca tekrarlandı. Sonuç hep aynıydı. Bilim dünyasında şaşkınlık yaratan bu sonuç, bilim ve felsefe dünyasında farklı yorumlara yol açtı.

Gerçekten özgür irade yok muydu? Aldığımızı sandığımız kararlar, önceden kurgulanmış mıydı?

Bazıları, deney sonuçlarının din ve felsefedeki kader olgusuna işaret ettiğini söylüyordu. İrademizin kendi kontrolümüzde olmadığı düşüncesi, yaradılışı gereği suç işlemeye daha meyilli bir hale getirebileceği ve bu deneyin sonuçlarının kötü olacağı düşüncesiydi.  

Unutmamalı ki Libet deneyinin verdiği net sonuçlara rağmen, bu konuda hala sonuçlar değişik yorumlanmaktadır.

İşin ilginç yanı, Benjamin Libet bu deneyi yaptığı 1983 yılında, ben arkadaşıma içimden geçen düşünceyi bahsetmiş ve aforoz edilmiştim. Ben o düşüncelerimi bilinçaltına ittim, bir daha konuşmadım. Libet deneyinden haberdar olduğum 2015 yılına kadar. Şimdi bile konuştuğumda birçok kişi bana itiraz edebilmektedir.

Ben “Özgür irade var mıdır, yok mudur?” ispatlayacak bilgi birikimi ve eğitime sahip değilim. Zaten bu işin savunucuları da sonuca ulaşamamış durumda. Ama 1983 yılında da şimdi de hissettiğim, yaşarken yolumuzun saptanmış olduğu, irademizi kullanıyoruz diye sadece kendimizi avuttuğumuzdur.

Özgür irademizin olduğunu düşünmenin bizi daha motive edeceğini düşünürüz ama yine hissettiğim, olmadığını düşünmek daha iyi yaşamamızı sağlayacağıdır.

 86 total views,  1 views today

Bir Yorum Yaz