Yıllar önce kendime bir kutsal hikâye yazarak peşinden gitmiştim. Ama şimdilerde, “nohutu suda beklet sonra iç” türünden doktor tavsiyelerini görünce, “Acaba kendime çok mu haksızlık ettim” diye düşünmüyor değilim.

Sabahın erken saati, hava temiz, pırıl pırıl. Verandada güne hazırlanıyorum. Bugün cumartesi, benim ve eşim için yoğun bir işgünü. İyi ki çalışıyoruz, yoksa koca bir gün nasıl geçer…

Maillerime bakıyorum, sigortacım malpraktis sigortamın yenilendiğini bildiriyor, teşekkürler.

Kendim için yıllar önce kutsal bir hikâye yazmış, peşine düşmüştüm. O zamanlar ne malpraktis’i düşünür ne de sigorta yaptırırdım. Ama hikâyem o kadar güçlü, o kadar kutsaldı ki, onun gücüne inanırdım…

Bir gün nöbetteyken konjunktivitimi muayene için göze gitmiştim. Arkadaşım muayene etti, ilaç yazdı. “Erol çok kötü, istersen rapor vereyim” dedi. Ani bir refleksle, “Hayır! Yarın 8 ameliyatım var” deyince, yanındaki hemşire hanım, “Doktor Bey, İstanbul’un KBB ameliyatlarını bitiremezsiniz, rapor alıp istirahat edin” dedi.

Kim dinler, ertesi gün yoğun mesaiye ve ameliyatlara devam…

“Kutsal hikâyemin” akışına öylesine kaptırmıştım ki karotisten tümör soyacak kadar mesleğime sımsıkı sarılmıştım. Bu motivasyonum hiç sönmedi.

Instagram’a göz atıyorum; Canan Hocam ne yazmış acaba? “Nohutu suda bekletip suyunu için, sonucuna inanamayacaksınız.”

Ne? Nohut mu, çıldırmış bu!

Vejeteryan olduğum halde tek nefret ettiğim şey nohut. Bizim eve giremez bile. Evliliğimizin başlarında eşim nohut yemeği yapınca büyük bir kavga kopmuştu, hiç unutmam. Bu evde nohut pişemez! Görmeye bile dayanamam. Garip, ama öyle.

Bir yandan da düşündüm, haklı olabilir miydi? Denesem ne çıkar? Ama düşüncesi bile midemi kaldırıyor. Ama bu digoksin değil ki, nohut. Kapa gözlerini suyunu iç!

Yok, yok, ölürüm de yapamam…

Düşündüm, acaba Canan Hoca da bunları tavsiye ederken malpraktis sigortası yaptırıyor mudur?

Aklıma birden bir çözüm geldi, nohut olmaz ama belki leblebi deneyebilir miydim? İlk mecburi hizmetimde alışverişte leblebi almıştım. Bakkal hesap yaparken, “Nohut iki lira” der demez, “Ne nohutu kardeşim!” demiştim. Leblebiyi gösterince, aynı bitkinin mahsulü olduğunu anlamıştım…

O günden sonra leblebi de yemedim, ama nohut kadar irite etmezdi beni. Üstelik hanıma, “Bugün nohut alalım” nasıl derdim. Leblebi masumdu. Ama leblebi suyunu nasıl içerdim? Düşünürken bile midem kalkıyor, “Erol bir kerecikten bişi olmaz” diye kendimi yatıştırıyordum. Yüzüm renkten renge girerken, hanım “Erol, sana neler oluyor?” diye uyardı.

Birden kendime geldim: “Bak, Canan Hoca’ya inanmasam da etkilenmiştim. Ah Hocam, Dünyada Mehmet Öz, bizde sen. Ne akıllı doktorlarsınız. Tıbbın enkazı altında hatanızı anlayıp, kurtardınız kendinizi. Ben ve eşim hâlâ enkazda devam…

Hikayeme hâlâ “kutsal mı” demeliyim, yoksa ben de yeni bir eksene mi girmeliyim? Altmışlı yaşlara doğru başka hikayeler yazıp peşine takılmak istiyorum.

Ah Canan Hocam! Bak nohut suyunu içmeden hayali bile gözümü açtı.

 7 total views,  1 views today

Bir Yorum Yaz